Neler Okuyabilirsiniz?

Bu blog; İnsan Kaynakları, Endüstriyel Psikoloji, Genel Psikoloji ve Örgütsel Davranış üzerine yazılar içermektedir.

Doğal, içten ve hayatın içinden bir bakış açısıyla...

Sosyal Medyada >>
Enetkili25ik
Yeni Yazılarımdan Haberdar Olmak İçin

E-posta adresiniz:

Facebook
Twitter

Psikoloji

Hadi Kuşağın Eskisi Yenisi Var, Peki Kişiliğin / Karakterin?

Fena halde sıkıldık biliyorum. İşin ehli olanlar ve yeni kuşağın temsilcileri hariç, birçok kişi defalarca kuşaklar hakkında konuştu ve tüketti.  Bizde farkındalıktan geçip sıkılmaya varan farklı boyutlara ulaştık.

Elbette böyle bir girizgahtan sonra bahsedeceğim konunun özü bu değil ama bağlantılı. Karşılaştığımız hemen her olayda, “bu falanca kuşaktan, ondan böyle” diyoruz ya, işte son zamanlarda ayyuka çıkan bir sorun yok mu sahi?

Yaştan değil o baştan, karakterden diyesim geliyor. Bir dönem doğmuş olan bütün insanlar aynı fabrikadan çıkmış gibi olabilir mi? Ayırt edici genel özellikler elbette var, bunları araştıran işinin ehli uzmanlar da. “Günümüz gençleri ailelerine çok düşkün ve arkadaş gibi olmaktan rahatsızlık duymuyorlar“ örneği mesela. Doğru ama biri “bağlı”, diğeri “bağımlı” olabilir, dışarıdan aynı gibi gözükse de aynı değildir işte.  İşe alım süreçlerinde de, vakaları yorumlamada da en yanıltıcı taraflardan biri bu, her şeyde olduğu gibi bu

konuda da ne yazık ki çok hakim olduğunu düşünen bolca yönetici var.

Sınıflandırmadan bıkmadık mı? Hepimiz hem aynıyız, hem farklı. Birlik bilincinin çok daha fazla konuşulduğu bu dönemde, kategorize etmenin dibini yaşıyoruz. İkilikler insanı çok zorlayan, yargıya sürükleyen, eleştiriye iten yegane şeylerden biri. Hayatta siyah beyazdan çok grinin tonlarını da unutmayalım, salt kitap cümlesi mi yani?

Her şeyden önce, önyargısız, kritersiz, bir sınıfa sokmadan bir insanı tanıyalım. Karakterini, kişiliğini anlamaya çalışalım. “Ben”i haklı çıkarmaya çalışmaktan ya da bir gruba ait hissetmeye çalışmaktan dolayı karakteri, kişiliği, özü öne çıkaramaz olduk, hem de birçok ölçüm aracına rağmen. Sadece işe alımda değil, mevcut çalışanlar için planlanan her şeyde bunu yapalım. Her ne kadar modern yaşam karakteri aşındırıyor olsa da, insanın bir özü var değil mi?

Karakter iyi ya da kötü bir şey değil, ancak hepimizin güçlü karakteristik özellikleri var. Pozisyona, departmana, kurum kültürüne uyumda öngördüğümüz önemli olan özellikler neler? Şirketini değil de yöneticisini terk eden çalışanların, gitmeden hemen önce yaşadığı çatışma; değerlerin uyuşmaması ve karakterlerin / egoların savaşması kaynaklı değil mi? İşe alımı en iyi şekilde yapsak da bazen öngöremediklerimiz olduğu doğrudur, asıl gerçekler iş başında yaşanıyor, deneyimleniyor ise o zaman hem çalışanlar hem de şirket üst yönetimi, karakter – kurum kültürü gözlüklerini takmayı ihmal etmesin. Fena halde susadım önce “insanın özünü” anlamaya. Yaşamın bütününde kaçınalım dedikçe içine düştüğümüz “kategorize etmek” bizi içten içe çökertiyor. Karakter ve kişilik ile ilgili daha fazla detay, başka bir yazının konusu olsun.

Benim 2015 yılında iş dünyası adına en

büyük dileğim ise, bir yerlerde “önce karakteri işe alanlar, sonra yeteneği eğitenler” gittikçe çoğalsın. Sadece bu yıl değil önümüzdeki birçok yıl aynı dileği sürdürebileceğimi biliyor olsam da çok umutluyum. Gelecek güzel gelecek.

karakter

Sadece “Alkış Almak İçin” Yaptıklarının Farkında mısın?

Sen, ben, biz; hepimize bu soru aslında. Türk gibi başlayıp Alman gibi sürdürüp İngiliz gibi bitiremediğimiz şeyleri düşünelim mesela, bir hışımla bir hırsla ya da “çok istediğimizi” zannederek başladığımız ama sonunu getiremediğimiz. İstikrarlı çalışmanın öneminden dem vururken bir milim dahi ilerleyemediğimiz. Birçoğumuz daha fazla başarı, ün, para, edinimler elde etmek istiyoruz da peki ya sorumlulukları, uğruna vazgeçmemiz gerekenler ve getireceği / getirdiği yükleri de aynı derecede istiyor muyuz?

İşte tüm bunları “teorikte” bilmemize rağmen, yine de yola koyulmamızı sağlayan bir şey oluyor bazen.  Bir “an” da yaşayacağımız bir “şey” için.

Şöyle bir etiketleme vardır mesela. “Maymun iştahlı” Bir başladığının sonunu getirmez, her şeye atlar, her şeyden biraz birazdır, hiçbir şeyde uzmanlaşamaz vs. Tam olarak neden maymun iştahlıdır bir insan, karakteristik özellik mi sadece?

Hiç düşündünüz mü bilmiyorum, bazılarımızda başarmak, alkış almakla eş değer.  Özellikle içsel başarı kriterleri yerine dışsal olanları önemseme eğilimi varsa. Alkışlanmak. Onaylanmak. “Hımm, oldun sen, yaptın sen, aferini” duymak. Kimler tarafından olması gerektiği de yüklediğimiz anlama ve konuya göre de değişir.

Mesela, bir kongreye davet edilmek, kongreye katılmaktan önemli olabilir. Bir kitap yazmış olmak, ne kadar okunduğundan, kaç yüreğe ulaştığından daha mühim olabilir. Ya da evlenmek evliliği sağlıklı sürdürmekten daha kıymetli olabilir. Hayatındaki en düşük kilosuna bir kez olsun bile inmek, sürdürülebilir bir kiloda sabitlenmekten daha çekici olabilir. Okumaya devam et

Mutluluk Bir Seçimdir, Zihin Eğitilebilir: “Neyi Satın Alamıyorsak, Yaşamın Özü Orada”

Günümüzde koşullarımızı bu kadar iyileştirmişken (!), neden daha fazla şeye sahipken zaman zaman rahat batıyor ve mutluluk arayışımız baki? Biliyorum hepimiz üzerine defalarca düşündük. Mutluluk üzerine yazılmış konuşulmuş onca şey var, ne klişe konudur demeden, birimiz unutursa diğeri hatırlatsın diye yazıyorum.

Bir “yetmiyor”, “daha yok mu”, “daha fazla” dır gidiyor.

Mutsuzluk gerçekten bir hastalık mıdır bilmiyorum ama mutluluk arayışı hemen hemen hepimizin kafa yorduğu bir konu olsa gerek. Zygmunt Bauman demiş ki, insana mutluluk verecek şeyler satın alınamaz. Neyi mağazadan alamıyorsak, yaşamın özü oradadır belki de. Gerçek yoksulluk / yoksunluk paradan değil de içimizdeki dolmayan boşluklardan gelmiyor mu aslında?

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar başta olmak üzere acheter viagra psikosomatik rahatsızlıklarla baş etmeyen yok gibi. Asıl arayış anlam arayışı iken odağımız maneviyattan maddiyata kayalı çok oldu. Dilden gönüle inemiyor dillere pelesenk olmuş “gerçekler”. Teori var, pratik yok cinsten.

Kaç kişi nasılsın sorusuna “bomba gibiyim” diyor (şartları iyi olsa dahi) ya da birine her sabah içtenlikle “bugün” nasılsın, “her yeni gün, yeni bir başlangıçtır” diyor? Yuvarlanıp gidiyor iç güveysinden hallice orta şekerli durumlar.

Okumaya devam et

Erteleyenden “Yapan” Olmaya Doğru Yolculukta “Yol Haritası”

Grip olmuşuz da reçetedeki bir ilaç ile hastalığımızı geçireceğiz gibi bir durum olamaz elbette. Ancak gerçekten değişim isteyenler için bir yol haritası çizilebilir.

Her şeyden önce önemli bir tek şey var; “evet ben erteliyorum” farkındalığını yaşamak ve ertelediğimizi kabul etmek. Kabul ediyorsak, gerçekten değişmek istiyor muyuz? Çünkü tüm öneriler gerçekten değişmek isteyenler için anlamlı. Kendimizi yargılamayı bırakıp ne yapabileceğimize odaklanmakla başlıyor süreç.

Ertelemenin tam olarak ne olduğunu ve neden ertelediğimizi önceki yazılarda konuşmuştuk.

Ben erteleme eğilimli miyim diye soranlara şu maddeler yardımcı olabilir belki derim:

Yapılacaklar listenizde çok da önemli olmayan şeyler tamamlanmış ancak halen en önemli birkaç madde dokunulmamış durumda mı, işe başlamadan önce defalarca e-maillerinizi okuyor musunuz ya da sosyal medya sürekli çeliyor mu aklınızı, tam önemli ve acil olan göreve başlamışken bir fincan çay kahve almak için kalkıyor musunuz, başkalarından gelen acil olmayan isteklere hemen evet diyor musunuz ve en önemlisi o görevi yapmak için hep “en doğru zamanı” ve en doğru “ruh halini” bekliyor musunuz?

Okumaya devam et

Neden “Erteliyorum”, Biliyor musunuz?

Birçok davranış bilimci ve psikologa göre erteleme eğiliminin basit görünen sebepleri kadar bir o kadar karmaşık sebepleri vardır ve çoğu çocukluk döneminden geliyor olabilir.

Örneğin katı kurallı ve baskıcı anne babaların çocukları, yaşadıkları olumsuzluk sonucu “mış gibi” davranmayı geliştirmiş olabilir. Büyüdüklerinde de ertelemeyle bu davranışı sürdürüyor olabilirler. Hatta öyle ki, korku kültürünü benimsemiş şirketlerde dahi baskıcı yöneticiler de aynı davranışın “hortlamasına” yol açabilirler.

Bu nedenle erteleme eğilimi, bireyleri olduğu kadar aileleri, sosyal çevrelerini, kurumları da tehdit edecek kadar büyük bir sorundur.

Erteleme öncesi sistem nasıl çalışıyor?

Olayın Kendisi: Harekete geçiren olay   –>  İnanç Sistemi: Altta yatan gizli duygu (tepkimizi yönetir)  –>  Netice: İki seçenektir (Rasyonel ya da İrrasyonel) Okumaya devam et

İşi Savsaklamıyorum ya da Tembellik Etmiyorum, Sadece “Erteliyorum”!

Hani tam yapılacaklar listemizin en “öncelikli ve önemli” işini yapacakken, bir fincan daha kahve alırız, elimizde fincan yerimize dönerken iki çift laf ederiz birileri ile derken bir de sosyal medya hesaplarıma göz atayım deriz, e zaman da epey geçmiştir hani, tamam yaa “yarın yaparım” tesellisi ile gün biter. Ancak bir yandan ertelemiş olmanın kaygısı süredursun, her gün aynı döngü ile erteler de erteleriz ve bu durum son teslim tarihinden bir gün öncesinde stres ve sıkıntıyı iyice tavan yaptırır.

Ya da üniversitede okurken önemli bir projede veya yüksek lisans tezini yazarken, peyderpey yapmamızın uygun olacağı ne varsa başlatmamız gerekirken, şaka gibi ama, evi temizlemek ya da alışverişe çıkmak çok daha cazip görünür. Peşi sıra caydıracak o kadar çok şey vardır ki!

Hemen hemen hepimiz hayatımızın bir döneminde ya da sadece bir konuda erteleme davranışı sergileyebiliyoruz.

Center for Clinical Interventions’ın raporuna göre birçok çalışma Amerika, İngiltere ve Avustralya’da popülasyonun %20’sinin kronik erteleyici olduğunu özellikle lise ve üniversite öğrencilerinin %75-95’inin de sıklıkla ertelediğini gösteriyor. Ülkemizde de durumun farklı olduğunu sanmıyorum. Zira son dakika golcülüğü hepimizin aşina olduğu bir kavram.

Okumaya devam et

Tüketirken “Tükenmek” An Meselesi!

Bir Aborijin duası vardır, bilir misiniz?

Her Şey Yeterli Olsun

Seni “ayakta tutmaya yetecek kadar” güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim. Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum. Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum. Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum. Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar “acı” diliyorum. İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum. Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar “kayıp” diliyorum.

Okumaya devam et

Çalışan Bağlılığı: Gidene “Kal” Denir mi?

HBR’nin son sayısında bir köşe yazısı o kadar dikkatimi çekti ve o kadar aynı şekilde düşünüyorum ki, blogda da yerini alsın istedim.

Ben bazı birim yöneticilerinden şu soruyu birçok defa duydum, bu aday sence “ne kadar” kalır? Bilmiyorum ki!? Mevcutta içinde bulunduğu faktörleri ve geldikten sonraki kimyanın tutma derecesini ne kadar gerçekçi öngörebiliriz? Tahminlerimiz olur ancak o kadar çok faktör var ki bu sorunun cevabını etkileyecek. “Peki o zaman en çok kalacak olanı seçelim!” Kalmaktan kastımız nedir? Önceliğimiz bu mu? Çalışan bağlılığı derken tam olarak bunu mu anlatmak istemiştik?

Okumaya devam et

Bize Ait Olmayan Ne Varsa “Atma” Zamanı…


Bu kadar yoğun bilgi akışının olduğu, hemen her konuda (bazen kirliliği dahi olsa) bilgiye kolaylıkla ulaşılan bir zaman diliminde, zihinsel problemler ve ruhsal sıkıntıların hızla artıyor olması, hepimizin farkında olduğu bir gerçek.

Kişisel sebeplerin yanı sıra şehir yaşamı, zamanın çok hızlı akması, hiçbir şeye yetişemiyor oluşumuz, giderek yalnızlaşmak ve benzeri birçok sebebe bağlanabilir  üstelik.

Yine de şu bakış açısı ile baktığımda bir şeyi görüyorum. “Şifa” olsun diye gidilen tüm kapılardan “bilgi” ile dönüyoruz. Öğreniyoruz, deniyoruz, anlamaya çalışıyoruz. Ancak konusunun uzmanları olarak nitelendirilen kişilerin dahi (iş / özel yaşam fark etmez) kendi hayatlarında bildiklerini uygulayamadıklarına şahit olabiliyoruz.

Hepimize olmuyor mu? Bilmemize rağmen, sanki “hiç bilmiyormuşuz gibi” teoriyi pratiğe dökememek başarısız ve huzursuz hissettirmiyor mu? İnsan bildiğini neden uygulayamaz bazen? Okumaya devam et

İş değiştiriyorum, çünkü…


Biliyoruz ki iş değiştirmeye iten sebepler ya da bizi motive eden unsurlar kişiden kişiye göre değişiyor.

Koşulları pek rahat olmayan bir ofiste görev alan bir çalışan, gayet güzel takdir görüyor, iş tatmini yaşıyor olsa da günün sonunda konu dönüp dolaşıp o “rahat olmayan koltuğa” gelebiliyor.

Amerikalı Psikolog Frederick Herzberg‘in motivasyon kuramına göre, takdir görmek, başarı, saygınlık gibi motivasyonel faktörler kişiyi doyuma ulaştırırken, diğer yandan kişinin kontrol edemediği iş koşulları, çevresel şartlar, ücret paketi, yönetim politikası, yönetici ve iş arkadaşları ile ilişkiler gibi dış faktörler de doyumsuzluğa yol açıyor. Hijyen faktörler olarak da anılan bu unsurlar asıl “ben gidiyorum” deme isteğine yol açıyorlar.

Okumaya devam et

En Çok İstediğin Şey İçin Neyi Feda Edebilirsin?

Her insanın yaşamında çok istediği ancak sahip olamadığı bir şeyler var. Diğer yandan bir zamanlar sahip olup kaybettikleri ve sahip olduğu ancak kurtulmak istedikleri de var.

Bir düşünelim mesela; hayal gücümüzün alabildiğine, neyi istersek isteyelim, gerçek olabilme şansı verilse bize. Her şeyi isteme ve sahip olma hakkımız olsa… Ancak bir şartla.

Bedel ödeme zorunluluğu.

Okumaya devam et

Kendine Değil “Özüne” İyi Bak!

Bazen her şeyin boş geldiği oluyor mu? Bir anda her şeyin anlamsız geldiği ya da… Zamansız mekânsız olma isteği, olma hali ile yok olma hali arasında gidiş geliş. İnsan en çok bedeni yorgun olduğunda mı tükenir, yoksa zihni ya da ruhu yorulduğunda mı? Bugünlerde insanı en çok bu üçünün dengede olmayışının yorduğunu fark ediyorum.

Zihnimde bin bir soru, bedenimde ufak tefek rahatsızlıklar.

Sormaya devam ediyorum elbette… Nereye koşturuyoruz? Nereye gidiyoruz? Hayal hedef istek diye bahsettiklerim bana öğretilenlerden çıkarımlarım mı? İstiyorum niye olmuyor derken acaba gerçekten istiyor muyum? Olmuyorsa sadece zamanı olmadığından mı? Hedeflerle çalışmaya alışmış iş insanları olarak hayatı da mı proje haline getirdik? Yaşam da bir proje mi?  İnsan ne zaman akışta olur? İnsan ne zaman kendisini yalnızca kendi eski versiyonu ile kıyaslar? Zihin nasıl susturulur? Nasıl dengede kalınır?

Okumaya devam et